Musiki Cemiyeti
Musiki'ye Gönülden Bağlananların İnternet Mecmuası

Uykudan önce King Diamond

Uykudan önce dinlenecek 5 King Diamond hikayesi - Bölüm 2

Uykudan önce King Diamond

King Diamond’ın dört albümlük iki hikayesiyle giriş yapmıştık. King Diamond listesi yapmaya doyamıyor ve üç albümle daha vitesi yükseltiyoruz.

Uykudan önce King Diamond listesi serisinin ilk bölümünde, hayaletli evleri konu alan Abigail, Abigail II: The Revenge, Them ve Conspiracy albümlerinin hikayelerini anlatmıştık. Kaçıranlar için tekrarı burada. Şimdi evlerden biraz uzaklaşıyoruz ve cadılık, büyücülük, okült ritüeller gibi konulara geçiyoruz.

Burada küçük bir parantez açıp 1996 çıkışlı The Graveyard albümüne de kısacık değinmek istiyorum, zira kendisi, King Diamond‘la tanışmamı sağlamış, bir diğer deyişle ilk göz ağrım olmuştur. Ne var ki The Graveyard, 12 King Diamond albümü arasında en sevilmeyenler sıralamasında başlara oynuyor. Hikaye, çeşitli katakulliler sonucunda akıl hastanesine kapatılmış bir akıl hastası tarafından anlatılıyor ve akışta bazı tutarsızlıklar, eksiklikler göze çarpıyor. Bence yine de dinleyin, çünkü mezarlıkta saklanan ve bir yandan ecinnilerden tırsıp diğer yandan korkunç intikam planları yapan bir deli hikayesi bana hep eğlenceli gelmiştir. Ayrıca albümün son parçası olan Lucy Forever, dile getiriliş tarzı itibariyle ‘Lucifer ever’ gibi de algılanabilir ve bu durum, albüm boyunca küçük, masum bir kız olarak tanıdığımız Lucy’nin beklenmedik bir başrol oyuncusuna dönüşmesini sağlayabilir. Şahsen böyle minik detayları pek severim.

Neyse, asıl konumuza dönelim…

The Eye

King_Diamond_The_Eye

King Diamond albümleri arasında The Eye’ın hem müzik hem de hikaye açısından önemli bir yeri var. 1990 çıkışlı albüm, gerçekten yaşamış kişileri konu alarak hikayeyi tarihi açıdan tutarlı hale getiriyor. Bu sayede kilisenin ikiyüzlülüğü, cadı olduğu iddia edilen kişilere yapılan haksızlıklar, kendilerine eş olarak İsa’yı seçmiş rahibelerin bizzat kul ve elçi pozisyonundaki kilise eşrafı tarafından taciz edilmesi gibi meseleler, tabiri caizse, biraz daha hakkı verilerek işleniyor.

The Eye’ın hikayesine gelirsek… Olayın başında, kim olduğunu bilmediğimiz bir karakter, göz şeklinde bir kolye buluyor (muhtemelen albümde tamamen kurgu olan tek öge de bu kolye) ve kolyeye baktığında Jeanne Dibasson isimli bir kadının cadılıkla suçlanmasını, çeşitli işkencelerden geçirilmesini, ardından kazığa bağlanıp yakılmasını izliyor. Hikayeye, kolyeyi cadının küllerinin arasında bulan iki küçük kız dahil oluyor. Kızlar kolyeye baktıklarında gördükleri şeylerden o kadar korkuyorlar ki oracıkta şak diye ölüyorlar. Sonra 1625 yılına gidiyor, 18 yaşındaki Madeleine Bavent’in ‘artık elime erkek eli değmeyecek’ düşüncesiyle manastıra kapanmasını izliyoruz. Tabii kolyeyi de bir yerlerden bulup takıyor. Kendini adadığı yolda işler pek de Madeleine’in planladığı gibi gitmiyor. Önce Peder Pierre David ona tecavüz ediyor, ardından Madeleine intikam almak için pederin kolyeye bakmasını sağlıyor ve onu öldürüyor.

Bu noktada yine biraz deli saçmasına ya da bonzai kullanımına kayan kurgulara geçiyoruz. Merhum peder David’in ölümünün ardından, yerine Peder Mathurin Picard geçiyor. Herkesi komünyona davet eden Picard, İsa’nın kanı olan şaraba bir takım maddeler katıyor ve içenlerin beyinlerini kontrolü altına alıyor. Aralarında Madeleine’in de bulunduğu bazı rahibeleri, çocuklara işkence ettikleri ve onları öldürdükleri ayinlerde kullanmaya başlıyor. 1642 yıllında tüm karakterler tutuklanıyor, ölene kadar hapislerde çürüyorlar. King Diamond albümlerinden bekleneceği üzere The Eye’ın sonunda da The Curse isimli bir parça var ama aslına bakarsanız pek de lanetli durumlardan bahsetmiyor. Varsa yoksa şarap, kolye falan.

Voodoo

King-Diamond-Voodoo

1990’da The Eye’la büyücülük işlerine giren King Diamond, konunun daha çok su götüreceğini düşünmüş olmalı ki, 1998’de büyünün en popüler hallerinden biri olan Voodoo’yu ele alıyor. Şahsen albüm kapağının daha toprak tonlarında tasarlanmasını beklerdim ama muhtemelen siz de fark etmişsinizdir, albüm kapaklarında King Diamond belli standartlar belirlemiş ve bunların dışına çıkmaya pek gönüllü değil gibi.

Voodoo 1932 yılında, önceki albümlerden hiç ders almamışçasına yine eski bir eve taşınan Lafayette ailesinin başından geçenleri anlatıyor. Hamile Sarah, David ve büyükbaba, bir gece yarısı evin yakınlarında vudu davullarının seslerini duyuyorlar. Orada bir vudu mezarlığının olduğunu öğrenip hemen evin kahyası Salem’e ne yapmaları gerektiğini danışıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki Salem bizzat vuducu. Büyücü doktor Le Croix, madam Sarita ve hiç görünmeyen kız Lula Chevalier’yle birlikte ayinlere katılmakta, Baron Samedi’nin ruhuyla sohbetler etmekte. Lafayette ailesi mezarlığı ortadan kaldırmaya karar verince de işin rengi değişiyor, Salem tam bir şerefsize dönüşerek aileyi yok edecek planlar yapmaya başlıyor.

David’in odasına yılan bırakıyor, büyükbabanın yemeğine büyülü mezarlık toprağı karıştırıyor, ikisini de kolunu kaldıramayacak kadar hasta ediyor. Sarah ise daha kötü bir halde, zira Salem kızın üzerine mezar toprağı serptiği için bir vudu ruhu tarafından ele geçirilmiş durumda. Büyükbaba biraz aklıselim sahibi bir adam olduğu için hemen şeytan çıkarmacı papaz çağırıyor ama olay vudu büyüsü olduğu için nafile, papaz bir şey yapamıyor. Hatta Sarah pedere saldırıyor ve onu neredeyse öldürüyor. Büyükbaba Sarah’yı durdurduktan sonra modern tıbba ve adalet sistemine güvenmesinin daha akıllıca olduğuna karar veriyor, polis ve ambulans çağırıyor.

Sarah’nın hamile olduğunu söylemiştik. Tahmin edeceğiniz gibi, Sarah doğum yapıyor ve bebek böyle bir acayip dillerde, ters ters konuşmaya başlıyor, uzmanlardan biri vudu dediğini söylüyor. Daha ne olacaktı?

The Puppet Master

King_Diamond_The_Puppet_Master

Geldik son hikayemize. 2003 tarihli The Puppet Master, aslında en kıyıda köşede kalmış albümlerinden biri ancak diğer albümlere nazaran oldukça farklı bir hikayeye sahip. Bir yanıyla da günün konseptine uygun, zira bol miktarda büyücülük içeriyor. Üstelik bu albümde ciddi bir aşk hikayesi de anlatılıyor.

Karakterimiz, hayatının kadını Victoria’yla Budapeşte’de, bir kukla gösterisinde tanışıyor. Son hızla birbirlerine aşık oluyorlar. Tanışmalarından bir süre sonra Victoria yine kukla gösterisini izlemeye gidiyor ve ortadan kayboluyor. Sevgilisi onu ararken, kuklacının eşini, evsiz bir adamı öldürürken görüyor ve takip etmeye başlıyor. Bir binaya girdikten sonra da kafasına aldığı bir darbeyle bayılıyor.

Olaylar asıl bundan sonra başlıyor ve kanımca gerçekten gözlerde canlandırılması zor, oldukça rahatsız edici bir havaya bürünüyor.

King Diamond gözlere biraz takmış olabilir

Kuklacı aslında bir büyücüymüş, kuklalarını yaparken de gerçek insanlardan yararlanıyormuş. Anlatıcı üzerinde bir büyü yaparken işler ters gidiyor. Ruhu, anlatıcının gözlerine kaçıp sonsuza kadar orada kalmaya karar veriyor. Sonra yine bayılmalar, ayılmalar falan derken, anlatıcı kendisini bir yatağa bağlanmış halde buluyor. Başında da elinde neşterle kuklacı var. Adam ve karısı, anlatıcının gözlerini anestezi manestezi kullanmadan çatır çatır çıkarıp bir kuklanın göz yuvalarına koyuyorlar. Kanını da çekip kuklaya enjekte ettikten sonra tadaaaaa! Anlatıcı hayatına bir kukla olarak devam ediyor. Tam da o anda sevgili eşini kuklacının dükkanındaki bir rafta buluyor.

Kuklaların şöyle bir özelliği var: Aslında hepsi normal kukla ama kuklacı bunlara kan enjekte ettiği zaman canlanıyorlar. Kanın etkisi geçerken de eşya hallerine geri dönüyor, bir nevi her gece dirilip yeniden ölüyorlar. Anlatıcı hariç. Onun gözleri hali hazırda bir ruha sahip olduğu için, her şeyi açık açık görüyor ve her gece sevgilisinin ölümünü yeniden izliyor. Bu durum kızın da canına tak ediyor ve bir akşam, dans etme emrini aldığı zaman celallenip bulunduğu rafta duran kan dolu kavanozları kırıyor. Kuklacı bu duruma sinirlenip kızı sürgüne gönderiyor. Sevgilisinden yine ayrı düşen anlatıcı, bir gösteride kuklacıyı rezil etmek için kırmalı dökmeli bir performans sergiliyor. Kim bilir, belki de aklından sevgilisiyle aynı yere sürgüne gideceği geçiyordu. Ne var ki öyle olmuyor, bir dükkana satılıyor ve duvara çivileniyor. Gel zaman git zaman, kuklacının bir tiyatro daha açacağını, kızıyla oğlunu da başına geçireceğini duyuyor, ‘Belki gün gelir, nazlı yarimle yeniden görüşürüz, olmadı sonraki hayatımızda kavuşuruz’ düşüncesiyle duvarda asılı kalmaya devam ediyor. Sonuç, hüzün.

Bütün hikayeler bitti. Mutluluklar ve iyi uykular dilerim.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept