Susperia – Cut From Stone

Kuzeyin Thrash ile İmtihanı...

0
80%
Güzel

Thrash metal sevenler muhakkak kulak kabartmalı

  • Albüm Notu

Susperia Cut From Stone, eski Dimmu Borgir, Emperor, Old Man’s Child ve Satyricon elemanlarının kurduğu bir topluluktur. İlk başlarda ismi Seven Sins olarak düşünülen topluluk yoluna bir black metal grubu olarak çıkmıştı. Hatta ilk demolarında makyaj yapan black metalciler olarak gözüküyorlardı. Nuclear Blast tarafından all-star black metal band olarak tanıtılmıştı (aynı şeyi vaktiyle Covenant için yapmışlardı, gene olsa gene yaparlar eminim).

Susperia ilginç bir grup. Kökenleri olan black metal üzerinde durmak gibi bir niyetleri olmadığı daha ikinci albümlerinde (Vindication) hissediliyordu. Fakat bu kadar değişeceklerini tahmin etmezdim.
Cut From Stone topluluğun dördüncü albümü. Grubun tek dinlemediğim albümü Unlimited’dir. Sanırım bu yüzden Cut From Stone ile karşılaştığım müzik beni biraz şaşırttı. Zira kasap Emre’nin söylediğine göre bir önceki albümlerinden beri Susperia thrash yapıyor.
Evet bu doğru, Susperia artık Thrash sularında yüzüyor. Black metal sesi ve kısmen öğeleri müzikte yok değil, fakat yüzeyde görünen şey kesinlikle thrash metal, üstelik bir Dimmu Borgir ya da Immortal gibi bir thrash metal etkisi değil söz konusu olan. Öncelikle black metal vokalleri yok bu albümde. Atera bence çok iyi bir vokalist ve temiz (kirli temiz) sesi ile harikalar yaratıyor. Bu adamla gothic metal de yaparsın power metalde.
Cut Form Stone, Norveç’teki Strand Studio’da kaydedilmiş (Oslo). Ablümün miksajını Danial Bergstrand (In Flames, Meshuggah ve Soilwork gibi gruplardan tanıyabilirsiniz) Dug Out Studios’da yapmış. Albümün mühendisliği ise Susperia ve Marius Strand’a aitmiş. Susperia, kadrosundaki tüm elemanların Norveç piyasasında iş görmüş tipler olmasından dolayı olsa gerek, hiç bir zaman kötü bir sese sahip olmadı. Keza bu albümde gayet iyi bir sese sahip. Şaşırtıcı bir şey yok ama müziğin ihtiyacı olan herşey var, ki bu da gayet yeterli.
Albüm More ile başlıyor. Gitarlar zaten çok farklı gelmiyor. Susperia ilk günlerinde de böyle bir müzik yapıyordu. Şarkıyı dinlemeye devam ediyorum fakat grind ritimli bir pasaj göremiyorum. Vokal yer yer böğürtüleşiyor ama hiç bir zaman eskisi gibi olmuyor. Atera daha çok kirli ve melodik vokaller kullanmayı tercih etmiş. Fakat melodik derken yanlış anlaşılmak istemem, Amerikan thrash grupları gibi vokal melodilerini kastediyorum. More ise albümün açılışı için gayet güzel bir parça. Şarkının son sözleri “More! More! More! Can you always do that?” şeklinde. İster istemez bunu Susperia’ya söylerken buluyorum kendimi çünkü çok iyi bir iş söz konusu…
Lackluster Day, gayet çoşkulu başlayan bir parça. Benzer teşisi tüm albüm için söyleyebilirim. Vokal başlar başlamaz thrash vokalleri hakkında söylediğim şeyleri doğruluyorum gibi. Fakat thrash derken düşündüğüm şey bir Slayer’dan ziyada daha çok Amerikan heavy metal (genel olarak) grupları. Tıpkı Pantera, Metallica ve Megadeth gibi. Biraz farklı uçlara dokunuyor olabilirim, dinlediğiniz zaman bana hak vereceğinizi düşünüyorum. Lackluster Day ise nakarat sırasındaki lead gitarı, nakarat vokal melodisi ve solosu ile güzel dediğim bir şarkı (bu arada grup artık solo atabiliyor, blood on my hands’deki solo facaisı bu albümde yok).
The Clone albümde ilk çok sevdim dediğim şarkı. Başlangıç olarak hafif böğürtülü ve bolca efektli vokalleri ile eski günleri hatırlatan şarkı kesik rifleri ile yeri göğü inletiyor. Nakaratına kadar bu yapıyı koruyor. Tjdov ise eski Dimmu günlerine nazaran ne kadar geliştiğini göstermek için elinden geleni yapıyor. Gerçekten de çok gelişmiş. The Clone ise melodik nakaratı ile daha da güzelleşiyor. Nakarattaki vokal melodileri biraz metal core gruplarını hatırlatıyor… Tabii bu kötü olduğu anlama gelmiyor. Albümün en iyilerinden.
Susperia’nın hiç bir şarkısının böyle başlayacağını düşünmezdim eskiden. Akustik gitar tonları ve temiz vokalleri ile cidden çok şaşırtıcı. Ayrıca Susperia eskiden şeytan ve benzeri konular hakkında pek de samimi gözükmeyen şarkı sözlerine sahipti. Bu albümde bu durumda değişmiş. Şarkı sözlerini yakından inceleme fırsatım henüz olmadı fakat Athera’nın hiç bir şarkıda “i am so alone” diyeceğini ve bunu çok güzel diyeceğini sanmazdım. Distant Memory dediğim gibi akustik gitarlar ve oldukça temiz bir vokalle başlıyor ama çok geçmeden hızlı gitarlar ve davul ile sert bir parçaya dönüşüyor. Fakat duygusallığından hiç bir şey yitirmiyor. Güzel solosu ve yer yer kendini tekrar gösteren hayalet akustik gitarlardan bahsetmiyorum bile. Tek kelime ile muhteşem. Athera’nın performansına ayrıca dikkat!!!
Bas gitar ve davullarla başlıyor Release. Albüm genelinde dinamik yapı melodik nakarat partisyonları ile güçlendirilmiş. Bu basit ve sık kullanılan bir numaradır. Fakat Susperia şarkı düzenlemeleri çok iyi hazırlamış. Ayrıca melodik partisyonların hemen hemen hepsi çok güzel. Aynı şey Release içinde geçerli. Şarkı gayet hoş giderken, nakarat’ı ve nakarattaki vokal melodisi ile doruğa ulaşıyor. Şarkının nakarata geçen köprüsü ise ayrıca çok güzel. İkinci nakarattan sonra gitarların daha temiz tonlara geçişi, bas ve davulun ön plana çıkışı ayrıca çok güzel. Muhakkak dinleyin.
Life Deprived yüksek temposuyla acaba dedirtiyor. Çift crosslar ile hız korunurken gitarlar hız yapmak yerine melodi peşine düşüyor. Bu şarkıda vokallerin nakarat haricinde böğürtü şeklinde gidiyor. Şarkının son iki dakikasında gitarlar sakinleşiyor ve gayet romantik bir solo (evet romantik dedim) vuku buluyor. Son bir dakika da hız geri geliyor. Susperia’ya dair en çok sevindiğim şeylerden bir tanesi adamlar artık solo atabiliyorlar.
Between The Lines, tüm albüm ile benzer bir yapı. Nakarata kadar hız ve ritim söz konusu. Aşırı sert gruplar genelde melodikleşmeye karar verdiklerinde buna benzer kalıplar kullanırlar ama her seferinde bu kadar iyi vokal melodileri bulamazlar. Susperia bu işin altından da çok iyi kalkmış.
Bound To Come lead gitar melodisi ile dikkat çekiyor. Vokaller çoğunlukla melodik gidiyor. Henüz kendimi içinde çok bulamadığım bir şarkı, fakat bu çirkin olduğu anlamına gelmiyor.
Under akustik tonlarda başlayan ikinci şarkı. Daha sonra akustik tonlar üstüne ritim gitar bas ve davul giriyor. Aşırı bir hız söz konusu değil. Oldukça temiz ve melodik vokaller ile şarkı gelişmeye başlıyor. Vokal yer yer kirlenip sertleşiyor. Under için ballad diyebiliriz. Oldukça güzel bir şarkı. Lead gitarlara özellikle dikkat.
Bu gerçek olamaz, yoksa Norveç black metal piyasasından çıkma bir grup savaş karşıtı bir şarkımı yapıyor? Belki yanılıyorumdur ama Brother’ın sözleri bana savaş karşıtı gibi geldi. Eğer yanılmıyorsam bu grup bir çok açıdan olgunlaşmış ve çağdaşlarına göre on kat daha olgunlaşmış demektir. Bravo…
Tedirgin bir alpej ile başlıyor Cut From Stone. Perküsyon ile tempo kazanıyor. Lead gitarı ve klavye desteği açılışını tamamlıyor. Orta tempo hızda ilerliyen şarkı kesinlikle güzel bir şarkı ama Under’ı ya da Brother’ı kapanış parçası olarak tercih ederdim.
Cut From Stone muazzam bir albüm. Öyle böyle değil, bence vaktiyle Metallica ve Megadeth gibi grupların yaptığı tatta bir şey. İşte yıllarca yer altı müzik piyasasının içinde kalan adamların nasıl dünya standartlarında, hatta bu standartların üstünde albüm yapacağının ispatı. Üstelik kulvarları kendi yarattıkları kulvar olan Black Metal bile değil. Susperia’nın dünya basını tarafından nasıl değerlendireceğini bilemem. Hatta albümü çok satmazsa şaşırmam bile (zaten iki albümdür Nuclear Blast ile ilişkileri kalmadı, Tabu Records’dalar), fakat yine de şunu derim ki, günün birinde gelmiş geçmiş en iyi 100 metal albümü listesi yaparsam bu albüm o listede olur. Muhakkak dinleyin.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.