Judas Priest – Firepower

0

Deri ceketinizi ve metal aksesuarlarınızı dolaptan çıkartma vakti! Zira Firepower şaheserini dinledikten sonra heavy metal cennetinden gerçek hayata dönmek istemeyeceksiniz.

90%
Muhteşem

Painkiller'dan beri en iyi Judas Priest albümü!

  • Albüm Notu

Ekstrem türlerin piyasaya hâkim olduğu, yaklaşık son beş yılda da 1970’lere bir dönüş yapmış olan metal müzik piyasası saf heavy metalin kapısını çalmasını bekleyip duran bir ev sahibi konumunda benim için. Pazara daha fazla yönelik, tüketimi kolay yayınların arttığı bu dünyanın ihtiyacı olan ruh ise Judas Priest’ın 18. stüdyo albümü “Firepower” ile birlikte geri döndü.

Klasik ve modern tını dengesini mükemmel bir şekilde sağlayan albüm, 1979’dan beri “British Steel”, “Screaming for Vengeance” gibi, grubun birçok albümünün yapımcılığını üstlenmiş olan Tom Allom’ın ellerine yine emanet edilmiş. Allom’a bu albümün prodüksiyon sürecinde, çalışmalarını hayranlıkla takip ettiğim, Testament, Nevermore, Kreator, Onslaught, Accept, Arch Enemy, Carcass, Devil Driver gibi birçok grubun albümlerinin yapımcılığını üstlenmiş olan Andy Sneap ortaklık etmiş.Kayıtlarda yer alan bir diğer ses mühendisi ise “Black Sabbath” ve Tony Iommi ile çalışmış olan Mike Exeter. Glenn Tipton’ın Parkinson hastalığı teşhisinden sonra, çoğu şarkıda canlı performans gösterememesi de konserlerde Andy Sneap’in bu rolü üstlenmesine vesile olmuş.

Albüme “Painkiller” tadında diyebiliriz ama daha agresif, daha hızlı bir Judas Priest albümü. Birçok kişinin aksine “Jugulator” dönemini seven biri olarak, “Firepower”ın kimlik açısından bu iki albüm arasında olduğunu söyleyebilirim. Akılda kalıcı ve gaz riff’ler ile bezenmiş, yerli yerinde kullanılmış, ama duyguyu veren sololar gitar işçiliğinin üst düzeyde olduğunu bize hemen belli ediyor. Ian Hill’in baslarının ve Scott Travis’in davullarının midenin tam ortasına vuran ritimleri de, Rob Halford’un kulak yırtan çığlıklarıyla birlikte, grubun 50 yıllık kariyerinin en iyi albümlerinden biri ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Şarkıların yazımında 2011 yılından beri grupta çalan, K.K Downing’in halefi Richie Faulkner’in etkisi de oldukça hissediliyor. Rob Halford’un sesi son yıllardaki performansına nazaran inanılmaz güçlü bir hale gelmiş. Alışık olduğumuz, kendi imzası niteliğindeki çığlıklar yine her şarkıda sizi başka bir evrene götürüyor. Metal tanrısının bu geri dönüşünün arkasındaki itici güç ise Andy Sneap. Rob’un kayıtlardaki vokal denemelerinde tok alıcıyı oynayan Andy, en iyisini duyana ve aslında Halford’un kendi içinde emekli ettiği doğal yeteneğini tekrar canlandırana kadar vokal kanallarını kayda geçirmiyor. “Evil Never Dies” 2:23 ‘de başlayan Megadeth vari melodileri dinlerken Dave Mustaine’nin kirli thrash vokalleri aklınıza gelirken, “Lone Wolf” ile Metallica’ya geçiş yapıyorsunuz. Biri bana “Evil Never Dies” şarkısında Dave Mustaine konuk vokalmiş deyip bu şarkıyı dinletseydi, kesinlikle inanırdım. Albümde doom öğeler de öne çıkıyor. Özellikle doğanın yavaş yavaş yok edilmesini konu alan “Children of the Sun” ile de Black Sabbath tınıları alabiliyorsunuz.

Albümün öne çıkan parçaları, Judas Priest’in hemen hemen her albümde kullanmayı sevdiği (Painkiller, Jugulator, Metal Gods vb. gibi) robotik bir yaratığın başrolde olduğu “Firepower” ile “Lightning Strike” ve “ Necromancer”. Bu parçalar dışında, birer marş niteliğindeki “Rising from Ruins” ve “No Surrender” diğer favorilerim. Firepower turnesi kapsamında konser açılışlarında da tercih ettikleri “Guardians” ise gerçekten mükemmel bir intro olmuş. Piyano ve elektrik gitarın duygusal, ama bir o kadar da umut verici birlikteliği canlı bir heavy metal performansına başlamak için biçilmiş bir kaftan. Politik ve gerçek olayların, akıcı fantastik göndermeler ile anlatıldığı albümdeki her hikaye müzik ile bütünleşmiş durumda. Albümün ilk şarkıları daha dinamik iken, sonlarına doğru, daha ağır tempo ile ilerlediğini görüyoruz. Bununla birlikte, albümün sonlarında yer alan “Traitors Gate” ve hayallerini ulaşmak, hayatını istediği gibi yaşamak isteyen, aynı zamanda bundan da kesinlikle taviz vermeyen kahramanımızın konuk olduğu “No Surrender” gibi oldukça sürükleyici ve dinamik parçalar da yer almakta. Albümün kapanışını ise, sade ama vurucu sözleriyle mid-tempo bir ballad olan “Sea of Red” alıyor. Bu şarkının hikayesi de, Rob Halford’un çocukluk döneminden hatırladığı bir şiirde geçen, 1. Dünya Savaşı döneminde Belçika’daki bir gelincik tarlasından esinlenmiş olması.

Albüm genel olarak; ümit verici ve gaza getiren yönüyle, elinize gitarı alıp saatlerce heavy metal çalma isteği uyandırıyor. İşten eve 8 km’lik yolumu, iş çıkışı kalabalığında sanki etrafımda o kadar insan yokmuşçasına 1 saatte yürümemi sağlayan bir eser benim için. Sonunda, melodiye ve heavy metal’e doyacağınız 14 şarkılık bu albüm ile kulaklarınızı ödüllendirebilirsiniz.

Judas Priest - Firepower Albüm İncelemesi | Musiki Cemiyeti
Judas Priest – Firepower Albüm İncelemesi | Musiki Cemiyeti

Leave A Reply

Your email address will not be published.