The Fall of Hearts incelemesi | Geçtiğimiz hafta bence muhteşem bir işe imza attık, Katatonia konseri öncesinde Cemiyet’te eksik albümlerin neredeyse hepsini teker teker inceledik. Neredeyse. Cemiyet’in en tembel üyesi olarak topluluğun son albümü The Fall of Hearts’ın incelemesini yetiştiremedim. Olsun, geç olsun güç olmasın diyelim ve Katatonia koleksiyonumuzun son albümü The Fall of Hearts’ı da aradan çıkartalım.
Dürüst olacağım, bu albümün konser öncesine yetişmemesine dair içimde bir gram pişmanlık yok (Cemiyet üyelerine verdiğim sözü tutamamak dışında). Zira The Fall of Hearts o kadar kursağımda kalan bir albümdür ki. Neredeyse tüm albümlerini seven bir Katatonia dinleyicisi olarak bu makalede size hayal kırıklığımdan bahsedeceğim.
Hemen şuradan başlayalım, benim Katatonia’nın daha prograsif, deneysel, elektornik ya da canları ne istiyorsa o olmalarına dair hiç ama hiçbir sorunum yok. Mesela geçtiğimiz günlerde çıkan yeni single Lacquer bence muhteşem bir şarkı (o da başka bir makale konusu olsun).
Dolayısıyla Fall of Hearts’da topluluğun daha sert olmayı denemesi, standart nakarat kalıplarının dışına çıkması, şarkı sürelerini uzatması ya da daha progresif bir müzik icra etmesi benim için problem değil. Benim asıl problemim tüm bu denemeler arasında Katatonia ruhunu bulamamak oldu.
Yıllar önce sevgili dostum Ahmet’le pasifagresif için hazırladığımız bir The Fall of Hearts videosu vardı, orada bu ruhu üç özellik üzerinden tanımlıyordum. Kalbimizi delip geçen lead melodiler, eşlik ederken kendimizden geçtiğimiz nakaratlar ve yürek hoplatan ritimler. Bugün aynı videoyu tekrar çeksek şarkıların kendi içindeki bütünlüğünden bahsederdim.
Zira Fall of Hearts’ın en büyük sorunu bu. Uzun şarkı sürelerini farklı pasajlar, partisyonlarla zenginleştirmişler. Fakat bu zenginlik şarkıları kendi içinde birbirinden bağımsız bölümlerden oluşur hale getirmiş (Our wealth breeds emptiness espirisi isteyen?). Ve ne yazık ki bu bağımsız bölümler birbirlerinden o kadar kopuk olmuş ki. Süresi biraz uzun şarkılarda bir süre sonra hangi şarkıda olduğunuzu kaçırır hale geliyorsunuz. Bunun en iyi örnekleri Takeover, Residual ve Serac.
Hadi gelin Serac’e yakından bakalım, şarkıya bir reçete çıkartalım. Şarkıyı direkt 1:45’ten başlatalım, 2:44’de başlayan pasajdan sonra ya açılıştaki nakarat gibi duran yere geçelim ya da başa dönelim, Ardından gene nakarat, 4. dakikanın ortasındaki solomsuyu çok istiyorsak koyabiliriz, nakarata oradan tekrar geri döneriz. 3. dakikanın başında başlayan akustik bölümü şarkının outrosu yapabiliriz isterseniz. Hatta bence süresini uzatıp ayrı bir şarkı bile yapabiliriz. Alın size doğru düzgün bir Katatonia şarkısı.
Tüm bunlara akılda kalan nakaratların çok az olması, vay anam babam dedirten lead gitarların eksikliği de eklenince de durum daha da vahim bir hal alıyor.
Albüm geneline baktığımda cidden güzel şarkı diyebildiğim ve bunu derken içimin rahat olduğu sadece iki parça var. Serein ve Decima. O kadar. Keşke bu iki şarkı başka Katatonia albümünde olsaydı. Böyle diyorum çünkü bu ikisi koca albümü kurtarmaya ne yazık ki yetmiyor. Biraz zorlarsam Old Hearts Falls’u da ekleyebilirim bu ikisin yanına, hepsi bu kadar.
Albüm hakkındaki son sözlere gelirsek… Tamam şunu yadsıyamam, The Fall of Hearts oldukça kaliteli bir albüm (müzikalite, kayıt işçiliği, vokal performansı vs). Fakat tüm bunlar albümün sorunlarını görmezden gelmeme izin vermiyor. Yukarıda bahsettiğim problemler bir Katatonia albümünde görmezden gelmesi kolay problemler değil.



Bir yanıt yazın