Obsidian albüm incelemesi |Death Doom türünün öncüsü ve belki de Gothic Metalin mucidi Paradise Lost 16. albümü Obsidian’la 3 yıl aradan sonra tekrar karşımızda. Dürüst olacağım, hem içinde bulunduğumuz garip dönemler hem de son iki Paradise Lost albümünün death doom havası yüzünden albümün ilk single’larına gereken önemi verememiştim. Neyseki albümün çıkışına kayıtsız kalmadım, evet bazen hayatta doğru kararlar alabiliyorum.
Paradise Lost kimdir?
1988 yılında kurulan İngiliz topluluk için gönül rahatlığıyla metal müzik türünün en önemli gruplarından birisi diyebiliriz. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi topluluk death doom türünün ilk örneklerine imza atan gruplardan. Hatta belki de ilki. Diğer taraftan Gothic Metal’in de lugatımıza olmasından bu İngiliz beyfendiler sorumlu. Kurulduğu günden bu yana kadrosunda sadece davulcuların değişmiş olması, geri kalan dört kişinin bunca yıldır beraber müzik yapması da bir diğer enteresan nokta. Tabii Paradise Lost’tan bahsediyorsak radikal tarz değişimlerini de unutmamak lazım…
Paradise Lost nasıl müzik yapıyor?
Bu sorunun cevabı hangi dönemine baktığınıza göre değişiklik gösterir. İlk zamanlarda death doom, sonradan gothic metal, gothic rock ve host dönemiyle belki de pop. Akabinde endüstriyel metal etkileri ve tekrardan gothic metal’e dönüş. Obsidian öncesindeki son iki albümle de tekrardan death doom.
Elbette topluluğu bu kadar özel yapan konu sadece birçok türde müzik yapması ya da bu türlerde öncü olması değil. Paradise Lost’un şanlı tarihi şaheser niteliğinde albümlerle dolu. İngilizce’de genre defining derler ya. Üstelik sadece Icon, Draconian Times gibi kültleşmiş albümlerden bahsetmiyorum. One Second, Host, Symbol of Life… Daha güncel albümlerine bakarsak Tragic Idol (bana sorarsanız en çok sevdiğim paradise albümüdür), Faith Divides Us…
Obsidian nasıl bir albüm?
Topluluğu takip ediyorsanız son iki albümle death doom’a geri döndüğünü biliyorsunuzdur. Obisidan sound olarak o albümlerin havasını üzerinde taşıyor fakat onların takipçisi bir albüm değil. En büyük iki farktan birisi tempo.
Obsidian ile topluluk negatif enerjisini sizi ritme sokmak için kullanmış. Yer yer tempo düşse de albüme çoğu zaman dinamik bir ritim hakim. Kendi adıma yüksek tempolu bir Paradise Lost’u daha çok tercih ettiğim için bu yaklaşımdan mutluyum.
Diğer fark ise başta sevgili Holmes’un vokal performansı olmak üzere albüm boyunca topluluğun tüm dönemlerine dair izler bulabiliyor olmamız. Evet ses hiçbir zaman host – symbol of life dönemi gibi elektronikleşmiyor fakat o günlere dair izler de albümde kendine yer buluyor. Topluluğun o günlerinden keyif alan bir dinleyici olarak bu durumdan da çok memnunum.
Nick Holmes ise kendine özel bir paragrafı hak ediyor. Albümde kariyeri boyunca kullandığı tüm teknik ve tarzları kullanmış diyebilirim. Bana nedense artık bu işleri yapmaktan çok sıkılmış gibi hissettiriyor, bu yüzden hala müzik yaptığı için kendisine şükranlarımı iletiyorum. Bas tonlarda gothic temziler, kendine has brutal/scream karşımı ve beni en çok mutlu eden orta/yüksek tonlarda host dönemi temiz vokaller. Bu albümde hepsi var. Bazen tek bir şarkı içinde bile sanatçının birkaç farklı tarzı kullandığına şahit oluyoruz. Genelde şarkıların çok renklilikle çorba olmasından rahatsız olan bir dinleyiciyim fakat sayın Holmes bu çok renkliliği anlam bütününü bozmadan oluşturmayı başarmış. Bilmiyorum ustalığı daha iyi nasıl tanımlarız.
Ustalık demişken… İsterseniz biraz da 32 yıldır lead gitarları ve sololarıyla ruhumuz tüm karanlık noktalarına teker teker dokunmuş sayın Gregor Mackintosh’ı da buradan sevgiyle analım. Zira Obsidian lead gitarlarından sololarına kadar tüm bileşenleriyle muhteşem bir şekilde yazılmış ve icra edilmiş bir albüm. Üstelik sadece Paradise Lost’un kariyeri boyunca dokunduğu her noktaya “bugünkü” yerinden bakan bir albüm de değil. Serenity gibi topluluk için yeni sayılabilecek şeyler de var.
Tematik olarak kişinin kendine verdiği değerin kaybolmasına, şüpheye ve sonuçları pek de görkemli olmayan bir içe dönüş ve karanlıkla yüzleşmeye odaklanıyor Obsidian. Değindiği konunun ketumluğu ve çıkardığı sonuçlardaki kötümserliği iç burksa da temayı daha enerjik işleyişinde ayrıca bir teselli buluyorum.
Obsidian’ın öne çıkan anları
Ghosts’u ilk dinlediğimde başımdan vurulmuşa döndüm, nakaratında, özellikle Jesus Christ bölümünde resmen allahımı kaybediyorum (ehi). Günün birinde bir Paradise Lost konserinde Jesus Christ diye bağıra çağıra eğlenmenin hayali bile çok güzel. Umarım o konserde The Devil Embraced’in nakarat öncesindeki vokal pasajına da eşlik etme şansım olur. Keza Forsaken dile dolanan Paradise Lost nakaratlarına örnek niteliğinde bir şarkı. Bu arada Forsaken’ın introdan sonraki rifi o kadar güzelki (0:31’de başlayan bölüm).
Serenity folk sayılabilecek lead melodileriyle kuzey avrupalı bir melodik death grubunun balladı gibi duruyor. İçinde temiz vokal olmayan bu şarkı bana Paradise Lost’un Alma Mater’i gibi geliyor, albümdeki gizli favorim. Revanghast albümün death doom hiti. Hear the Night ise nakarat vokalleriyle beni host-symbol of life dönemine götürdü. Hatta nakarat melodisinin bir kısmı Paradise Lost albümünden Shine’ı hatırlatıyor (birebir aynısı kadar hatırlatıyor :P). Hear the Night’in 2:43’de başlayan solo pasajına da ayrıca dikkat çekmek isterim. Cift cross’la birlikte tüyler diken diken.
Obsidian hakkında son sözler
Obsidian topluluğun bugünkü gözleriyle geçmişe doğru attığı ağır başlı bir bakış gibi hissettiriyor. 30 küsür yılın getirdiği ustalık ve farklı müzik türlerinde kazanılan deneyim sayesinde de bu retrospektif bir Paradise Lost klişesi olmak yerine heyecan verici duygusal deneyime dönüşüyor. Death Doom ya da gothic metal hayranları zaten kesinlikle dinlemeli. Onun dışında da her türlü metal müzik dinleyicine şiddetle öneririm.



Bir yanıt yazın