Rome – Le Ceneri Di Heliodoro albüm incelemesi | Jerome Reuter’un neofolk projesi Rome çok özeldir. Bir çok sebepten ötürü. Endüstriyel müzikle birlikte rock ve pop müziktende beslenerek bir çok neofolk grubuna nazaran daha özel, daha kendine has bir müziği vardır Rome’un. Elbette Jerome Reuter’ın karizmatik ses tonu, sade fakat dokunaklı performansı ve şiirsel şarkı sözlerini de unutmamak gerek. İşte bu yüzden Rome yeni bir albüm çıkartacağını duyurduğu zaman bu büyük bir hadisedir. En azında her yıl bir albüm çıkartmasalardı büyük bir hadise olabilirdi.
13 yıllık Rome kariyerindeki 13. albüm olan Le Ceneri Di Heliodoro’dan ne bekliyordum peki? Sanırım en başta Rome’un Hall of Thatch ile geri döndüğü karanlık atmosferden çıkmasını bekliyordum. Bu ruh hali Rome’a Hell Money’de çok yakışmıştı. Hall of Thatch ise en iyi ihtimalle eh işteydi. İkinci Flowers from Exile ya da Die Aesthetik der Herrchaftsfreihet üçlemesi beklemek haksızlık olurdu (efsanedir bu iki albüm). A Passage to Rhodesia ile The Hyperion Machine arasında bir şeyler bence hem benim için hem de sanatçı için makuldü.
Bu beklentilerle albüme yaklaştığım zaman haberler iyi gibi gözüküyor, en azından bir süreliğine. Evet Rome Le Ceneri Di Heliodoro ile Hall of Thatch tedirgin edici karanlığından çıkmış, kendine özgü devrimci romantizmine geri dönmüş. Tam da istediğim şey! Albümden yayınlan ilk iki single’da çok iyiydi. Hem Who Only Europe Know ve hem de One Lion’s Roar bir Rome dinlerken enerjisine kapılıp eşlik etmeye başladığınız türden sürükleyici Rome şarkıları. Ayrıca da albümün en önemli, en güzel şarkıları.
Fakat ne yazık ki bir takım fakatlarım var. Her şeyden önce şarkının yanlarına bir tane daha şarkı koyamıyorum. Albümde başka bir hit yok ne yazık ki. Her yıl albüm çıkartan bir sanatçının her seferinde başyapıt çıkarmasını beklemek anlamlı değil tabii ki. Hatta bilakis, bu sıklıkta müzik üreten bir sanatçıdan her yıl iki hit şarkı çıkıyorsa bu çok çok iyi bir oran demektir! Ama işte fakatlarım amalarım bir türlü bitmiyor.
Albümün üzerinde taşıdığı tema Avrupa’nın “birlik” halini yavaş yavaş kaybetmeye başlaması. Albümün politik tarafıyla ve Avrupa’nin birlik oluşu ya da sanatçının kafasındaki Avrupa algısıyla inanın hiç ilgilenmiyorum. Bu temayı işleyiş şeklinin benim kişisel görüşlerimlerime paralel olmasını da beklemiyorum. Genel olarak müziği böyle filtrelerden geçiriyor olsam Marduk dinlemem (Spotify’in dediğine göre 2018’de en çok Marduk dinlemişim – bir önceki yıl Ulver). Beklediğim şey sayın Reuter’ın şairliği konuşturması ki ben kendisini müzisyen olduğu kadar bir şair olarak da kabul ediyor, o şekilde seviyorum. Albümün en önemli şarkısı olan Who Only Europe Know’da bile bu konuda hayal kırıklığına uğruyorum. Flowers from Exile’ın sözlerini yazan adam mı yazdı bu sözleri gerçekten? One Lion’s Roar bi nebze ama o da potansiyelin altında kalıyor. The West Knows Best’e ise hiçbir şey diyemiyorum. Tamam, We Used To Love Amerika söyleminde ironi var diyelim. Sınıflar arası futbol turnuvasında Screw the rest, we are the best diye tezahürat yapardı kolej çocukları. Buna ne diyeceğiz? Hayal kırıklığımı anlatabiliyor muyum?

Feindberührung ve sanki Flowers from Exile’dan çıkmış gibi duran Fliegen wie Vögel albümün keyfli durakları. Black Crane ise Die Aesthetik der Herrchaftsfreihet üçlemesine saygı duruşu niteliğinde bir parça. Albümün bu taraflarını sevdim. Ama takipçisi oldukları albümlerin gölgelerinde kaldıklarını da belirtmem gerek. Bu arada Black Crane’da vokallerinin başladığı bölüm bir şarkıyı (muhtemelen main stream bir şarkıyı) inanılmaz andırıyor ama ne olduğunu bir türlü bulamıyorum.The Legion of Rome ise cidden boşa giden bir caba gibi geldi. Neyseki sonrasında albümün bir diğer güzel şarkısı Uropia O Morte başlıyor, Legion’un kulakta bıraktığı pası bir nebze temizliyor. Albüm genelinde en rahatsız olduğum şey ise tezahürat vari kurgulanmış back vokaller. Muhtemelen konser deneyimini geliştirmek adına kurgulanmış ama cidden kötüler. Özellikle Who Only Europe Know’daki “I Don’t Know”’lar bir noktadan sonra komik hale gelmeye başlıyor.
Le Ceneri Di Heliodoro benim için arafta kalan bir albüm oldu, tam olarak içime henüz sinemedi. Yine de Hall of Thatch’a göre çalma listemde kendine daha kalıcı bir yer bulacak. Beni rahatsız eden tüm yönlerine rağmen hatırlattığı albümler ve eşlik etmesi keyifli şarkılarıyla albüm kendini bana yavaş yavaş kabul ettiriyor. İşin garip tarafıysa en az dinlediğim Hall of Thatch’ı bu albüme göre daha karakterli bulmuş olmam. Tüm bunlara rağmen hala bir Rome albümünden bahsediyoruz ve elbetteki ilgiyi hak eden bir albüm Le Ceneri Di Heliodoro. Sadece vaktiyle yükselen standartların altında kalıyor. Belki de artık her yıl bir Rome albümü çıkmamalı.

Bir yanıt yazın